Reklam verin!

Blog Haqqında

cagbayir

Axtarış

Arxivlər

Açar sözlər

eski  osmanlıca  türkçe  türkçesi  türkiye 

Sayqaç

  • İndi blogda: 1
  • Keçən ayın hiti: 718
  • Dünənki hit: 21
  • Bugünki hit: 5
  • Ümumi hit: 5942

AddThis Feed Button
Add to Technorati Favorites

Müxtəlif

“EVRENSEL YUNUS EMRE” İLE BAŞ BAŞA

Yaşar ÇAĞBAYIR                                         

Otuz altı yıl önce mezun olduğum Denizli Lisesi’nde iki yıl Edebiyat öğretmenliğimi yapan Murat Özmen hocamı bunca yıl içinde bir kez Eskişehir’de görmek nasip olmuştu. Zaman zaman haberleştiğimiz, özellikle eşimin akrabalarından öğretmen Fahrettin Sakallı’dan ve meslektaşım Abdülkadir Güler beyden haberini aldığım olmuştu. Bu kez Ankara’da özel olarak kendisinin ziyaretine gitmek nasip oldu. Öğretmenim, lise yıllarında gördüğüm ve hafızama nakşedilmiş biçimiyle sevecenliğinden, bir İstanbul efendisi incelik ve kibarlığından hiç de kaybetmemiş, üstelik üzerinde çalıştığı, incelediği, defalarca bildiriler sunduğu Yunus Emre’ye benzemiş; hiç değilse bana öyle geldi. Onu tamamen Yunus Emre sevgisi ile yoğrulmuş, dünyaya Yunusca bakar gördüm. Kendisine “İstiklâl Marşı’nın Tahlili”ni sundum. Son eseri olan Evrensel Yunus Emre’yi görmemiştim. Ayrılırken bana imzalayıp vermek lütfunda bulunduğu “Evrensel Yunus Emre”yi otobüste Söke’ye gelinceye kadar iki kez okudum. Okurken, hep gözümün önünde hocam saygıdeğer Murat Özmen vardı; o, mevcudu elli dolaylarında olan sınıfımızın karşısında, kürsüde Yunus’u anlatıyordu.“... Evrenselliğin ve ölümsüzlüğün gizine ermiş bir ozan... bir halk bilgesi, bir gönül adamı” olarak nitelediği Yunus Emre’nin “Türk insanının oluşumundaki payın büyük” olduğunu ve dolayısıyla “iyi tanınması, iyi anlaşılması gerektiği” vurgulanıyor “Evrensel Yunus Emre”nin daha önsözünün ilk paragrafında...Dokuz bölüm içinde Yunus Emre’yi hocam Murat Özmen, özlü ve güzel biçimde tanıtmış. Mevcut tartışmaları özetleyerek, yerine göre sahiplerinin görüşlerini doğrudan vererek, kendisi polemiklere karışmadan, Yunus’u Yunusça anlatmış.  Yunusça anlatmış diyorum... Bilindiği gibi günümüzde Hacı Bektaş Velî ve dolayısıyla Bektaşîlik konusu, insanımızı kamplara ayıracak kadar birbiri ile uyuşmaz saflarda ele alınıp taraf kalınmaktadır. O koca Hünkârın “Makalât”ı okunduğu zaman gerçek erdem sahibi, barış adamı; kısacası tam anlamı ile bir derviş olduğunu görmemek ve anlamamak mümkün değil.Yunus Emre’nin Kişiliği, pek çok kaynak ve kişinin görüşlerine yer verilerek işleniyor; referansları ile konu bütünüyle tartışılıyor. Tartışma boyunca tarafsız kalan hocam, bölümün sonunda Yunus’un kişiliğini şu sözlerle özetliyor: “Yunus Emre usta bir ozan. Dize kurmakta çok usta. Duygularındaki coşkunluk ve içtenliği, şiirlerine olduğu gibi yansıtabilmiş. Tasavvufla gelişen hoşgörülü, insancıl bir dünya görüşüne sahip. Sanatını halkın hizmetine sunması, halkın dilini benimsemesi, açıklaması güç duygu ve düşünceleri rahatça ve halkın diliyle anlatması, onu ölümsüzleştiren, günümüze getiren nedenlerdir.[1]Ardından gelen bölüm “ Yunus Emre’nin Türk Kültürü İçindeki Yeri ve Yunus Emre Kültürü” adını taşıyor. Bölümün başında kültür olgusunun çok güzel biçimde açıklandığını görüyoruz: “Kültür, insanlığın tarihiyle birlikte oluşan bir olgudur. İnsan ve ulus olmanın bir gereğidir. Ulusal kaynaklardan beslendiği, sanat ve bilimle bütünleştiği için vazgeçilmez bir değerdir. İçinde insan ve toplumla ilgili her şey vardır: Sanat, bilim, teknik, töre, gelenek, görenek, din, inanç, sosyoloji, hukuk, ekonomi, estetik, folklorik değerler ve bütün duygu ve düşünce ürünleri.[2] Kültürümüzün kaynakları ve geçirdiği evreler incelenerek Yunus ile bağ kuruluyor. Yunus’un öğrenim durumu açıklığa kavuşturulduktan sonra gelen on başlık altında ele alınan konular şunlar: 1. Halkın gönlünde ve söylencelerde yaşayan Yunus, 2. Halk saz şiirinde yaşayan Yunus, 3. Tekke ve tarikatlarda yaşayan Yunus, 4. Alevî-Bektaşî şiirinde yaşayan Yunus, 5. Divan Şiirinde yaşayan Yunus, 6. Millî Edebiyat döneminde yaşayan Yunus, 7. Cumhuriyet Dönemi şiirinde yaşayan yunus, 8. Güzel sanatlar alanında yaşayan Yunus, 9. Yunus Emre ve müzik, 10. Yunus Emre üzerinde araştırma yapan yabancı ve Türk bilim adamları.Her biri ayrı birer inceleme ve araştırma konusu olan bu bölümler yetkin biçimde ele alınıyor. Bana göre en can alıcı ve kitabın kalbi denilebilecek bölüm bundan sonra geliyor: “Yunus Emre’de İnsan ve İnsan Sevgisi” İlk Çağ Yunan düşünürlerinden başlanarak İslâm düşünce hayatını oluşturan ve etkileyen etmenlerden Yunus’a ve Yunus’un gönül dünyasını aydınlatan bilgi ve sevgi kaynakları, böyle bir gönül zenginliğinin, insan sevgisinin ortaya çıkmasını zorunlu kılan devrin siyasî oluşumları  çok açık ve anlaşılır biçimde açıklanmış. Yunus çağlar ötesinden günümüze getiriliyor: “Onu, çağımızın maddeci, karmaşık ortamına getirmek olası mı? Bencilliğin, maddeciliğin, bütün güzelliklerin yerini aldığı bir dünyaya getirebilir miyiz onu? Bunlar cevaplanması gerçekten çok zor sorular. Gerçek olan şu: Yunus’u günümüze getirseydik, onu ikinci kez öldürmüş olurduk.Yunus’u söylencelerin karanlık, aldatıcı dehlizlerinde, tarikatların ve tasavvufun karmaşık ve çağımızdan uzak dünyasında aramak yerine, çağdaş bir açıdan ele almak daha uygun olur kanısındayım. Çağımız , Uzay Çağı. Maddenin, bencilliğin, boş tutkuların yerini, sevginin, hoş görünün alması gereken bir çağda yaşıyoruz.[3]Yunus Emre’de Tanrı, Din ve Peygamber Sevgisi” başlığını taşıyan bölümde Yunus Emre’nin İslâm’a bakışı ele alınmış. O kendini nasıl bir Müslüman olarak görüyor? Bu konu da yetkin biçimde açıklanmış. Şöyle diyor hocam: “Yunus Emre, ilke olarak İslâm duygu ve düşüncesini benimsemiş. Bu duygu ve düşünceleri insancıl bir potada yoğurmuş. O, bu yönüyle bütün insanlıkla bütünleşmiş. Ona göre, ilâhi gerçeği kavrayabilmek için sevmek, gönülden sevmek gerekir. Din inancı ve anlayışı, sevgiye dayanır. O, bütün insanlara ve varlıklara sevgiyle yaklaşır. İnsanlar arasında ayrım yapmaz... Tanrısına sevdiğinden tapıyor. Ham sofular gibi cennetten bir yer edinmek için ibadet etmiyor. İnanışında, sevgisinde ikiyüzlülük yok...[4] Hocamın şu tespiti bizim Kur’an hakkında yıllardır ne kadar  kusurlu davrandığımızı ne güzel vurguluyor: “Yunus’a göre, ... kutsal kitapları anlamadan okumak, insana hiçbir şey kazandırmaz.“Dört kitabın manisi bellidir bir elifte / Sen elifi bilmezsin, bu nice okumaktır.” “Dört kitabı şerh eden hakikatte asîdir / Zira tefsir okuyup manisini bilmelidir.Sabahattin Eyuboğlu’nun bir cümlesi yıllardır benim zihnimi kurcalamış durmuştu. “Yunus Emre” isimli kitabının daha ilk sayfasında şöyle diyordu: “Kendini, çevresini, çağını, dinini aşmasını, küçük kaygılardan kurtulup büyük kaygılara yönelmesini bilen Yunus Emre...[5] Bu ifadede hepsi yerinde ve doğru, fakat “dinini aşmak” nasıl oluyor? Kitabı okurken bu sözcüklerin altını çizmiş ve yanına şöyle bir not düşmüşüm: “dinini aşmak yanlış, dininin enginliklerini dile getirmiştir...” Şöyle diyordum: Bu ifade biraz maksadını aşıyor gibi... Çünkü bir şeyi aşmak üzerinden, tepesinden geçmektir; geride bırakmaktır. Ondan yüksek olmaktır. Nasıl olur da, bir insan dinini aşar, hele hele İslâmiyet gibi en son ve en gelişmiş bir din... Ve buna benzer bir sürü sorular...  Bu sorular biraz daha zorlanırsa, Yunus Emre İslâm dairesinin dışına çıkmıştır, anlamı çıkarılamaz mı? En sonunda şöyle bir çıkış yolu bularak ben kendimi rahatlattım. Yazar bunu ifade edecek sözcük bulamadı ve böyle yazdı... Şimdi bu sorunun cevabını artık buldum ve derin bir nefes aldım... Hocam Murat Özmen, Sabahattin Eyuboğulu’nun ifade etmek isteyip de –bana göre- başaramadığı şeyi bakın ne güzel ifade ediyor: “... şeriatın çizdiği sınırları aşmış, ikilikten kurtulmuştur.[6] O koca Yunus, “Şeriat tarikat yoldur varana / Hakikat meyvası andan içeri” demiyor mu? Gerçi bu görüşü, Eyuboğlu da kitabının ileriki sayfalarında açıyor. Fakat ne de olsa bu kadar kısa ve öz değil. “Yunus Emre elbet çağının dinsel düşüncesi dışına çıkamazdı ve elbet, kendince de olsa şemaları kırarak da olsa, bir İslâm aydını ve şairi olacak, insanlık sevgisini Tanrı sevgisi ile bağdaştıracaktı. Ama hiçbir donmuş tarikatın, hiçbir kara kaplı kitabın, hiçbir doğmanın kölesi kalmadığı da besbelli...[7]Yunus Emre’nin şiirlerinden örneklerle kaynakçanın yer aldığı son bölümlerden önce “Yunus Emre’siz Dünya” başlığını taşıyan kısımda, günümüz insanını ve toplumları savaş, terör vb. şiddet ortamlarının mutsuz kıldığı, insan sevgisi ile birlikte doğa sevgisinin ve çevre bilincinin yok olduğu belirtildikten sonra, “Peygamberler ve liderler, böyle ortamlarda ortaya çıkarlar. Sanatçılar, böyle zamanlarda toplumların sözcüsü olurlar. Toplumları iyiye, güzele yönlendirmeye çalışırlar. Bütün kötülüklere karşı savaş açarlar...”[8] diye liderinden sanatçısına kadar herkese insanlık ve insanca yaşama için görev düştüğü belirtiliyor ve Yunus’un çağı özetlenerek örnek veriliyor.  ... günümüz insanı, olabildiğince bencil ve çıkarcı. Sanki maddenin tutsağı olmuş. Kendisinden başkasını düşünmüyor. Çıkarları için insanları kullanmaktan çekinmiyor. Bazı insanlar ise her şeye boş vermiş... Hoşgörülü, sevecen ve özverili olmak, onları hiç ilgilendirmiyor. Acımasızca bütün güzellikleri yok ediyorlar. Doğayı çevreyi kirletiyorlar.[9] Bütün bu hastalıkların tedavisi için şu reçeteyi yazıyor: “BU SORUMSUZ VE BİLİNÇSİZ İNSANLARI, MUTLAKA YUNUS EMRE OKULUNDA, SEVGİ VE GÜZELLİK EĞİTİMİNDEN GEÇİRMELİ.

(Yeni Söke Gazetesi, 26-27 Haziran 2001 Sayı: 2201-2202)



[1] Evrensel Yunus Emre, Murat Özmen, Ankara, 1997, s. 17 (Güldikeni Yayınları, Bayındır S. 14 /17 Yenişehir / Ankara)

[2] Özmen, age. s. 18

[3] Özmen, age. s. 80

[4] Özmen, age. s. 84

[5] Sabahattin Eyuboğlu, Yunus Emre, Cem Y. İst. 1971, s. 5.

[6] Özmen, age. s. 89

[7] Uyuboğlu, age. s. 73

[8] Özmen, age. s.91

[9] Özmen, age. s.93



Bookmark and Share


Bölməsiz
cagbayir
8, Fevral, 2008 16:51
Baxış sayı: 243

Şərhlər(0)

ÖTÜKEN TÜRKÇE SÖZLÜK

Azerbaycan Haber Ajansı 

Türkiyədə 246 min sözdən ibarət olan yeni lüğət işıq üzü görüb 

                                                    [ 12 İyul 2007 16:55  ]



Türkiyə'də çağdaş Türk dilini və əski Türkcəni əhatə edən 246 min sözdən ibarət “Ötükən Türkcə Sözlük” nəşr olunub. Bu barədə APA-ya Türkiyənin Azərbaycandakı səfirliyinin Mədəniyyət və Tanıtma Müşaviri Fethi Gedikli məlumat verib. Məlumata görə, 38 ilə hazırlanan “Ötükən Türkcə Sözlük” Türkiyə tarixində ilk dəfə olaraq 5 cilddə və 5744 səhifədə işıq üzü görüb. Sözlüyü təqaüddə olan müəllim və araşdırmaçı yazar Yaşar Çağbayır tərtib edib. “Ötükən Nəşriyyat A.Ş.” tərəfindən çap olunan sözlük türk dilini doğru və düzgün istifadə etmək istəyənlər üçün qiymətli vəsaitdir. Daha asan və sürətli istifadə üçün hazırlanan “Ötükən Türkcə Sözlük”də sözlərin doğru oxuna bilməsi üçün vacib olan qeydlərlə yanaşı, sözün hansı mənbədən alındığını göstərən məlumatlar da yer alıb. Xatırladaq ki, Türk Dil Qurumunun 2005-ci ildə Ankarada çıxartdığı sonuncu “Türkcə sözlük”də 100 min civarında kəlmə verilib. /APA/



Bookmark and Share


Bölməsiz
cagbayir
8, Fevral, 2008 16:07
Baxış sayı: 153

Şərhlər(0)

Sökeli Sosyolog MEHMET ERÖZ

                                                      Yaşar ÇAĞBAYIR


İlçemizin yetiştirdiği bilim adamlarından biri olan Prof. Dr. Mehmet Eröz, Türk fikir ve kültür hayatına büyük katkıları olmuş bir sosyologdur.Bir sosyoloji profesörü olan Eröz, 1930 yılında Söke’de doğdu. Saraçlık ve bahçıvanlıkla geçimini sağlayan bir ailenin çocuğudur. Babasının adı Serçinli Ali Efendi’dir. Ana tarafından Akkuşoğlu Hasan Hüseyin Ağa’nın torunudur. İlkokulu Kocagözoğlu İlkokulu’nda, ortaokulu Kemalpaşa Mahallesindeki -şu anda Vergi Dairesinin bulunduğu yerde eskiden var olan- Söke Ortaokulunda tamamlamıştır. Ortaokuldan sonra ailesinin isteği üzerine Manisa Lisesine kaydolmuş, ancak birinci yıl sonunda okumak istemediği için okulu bırakıp gelmiştir. Bir yıl öküz çifti ile kara sabanın peşinde koşarak çiftçilik yapmış, ailesine bahçıvanlıkta yardımda bulunmuştur. Yaz tatilinde arkadaşları sınıfını geçmiş olarak geldikleri zaman, onların karşısında mahcup duruma düştüğünden okumaya karar vermiştir. Bu kez Aydın Lisesine kaydolmuş, aynı yıl açılan Aydın Ticaret Lisesine geçerek öğrenimine burada devam etmiştir.Ticaret lisesini bitirince yüksek öğrenim için İstanbul’a gitmiş, şu anda yandığı için binası mevcut olmayan Sultanahmet’teki İktisadi ve Ticari İlimler Akademisine kaydolmuştur. Akademiyi bitirince askerlik görevi için başvurur. Vatani görevini Ayazağa ve Kars’ta süvari asteğmeni olarak ifa eder. Askerlik dönüşü, Çifteler Şeker Fabrikasına Müfettiş Muavini olarak girer. Bir yıl kadar bu fabrikada görev yapar. İş yokluğundan dolayı canı sıkılır. “Ben hak etmediğim parayı alamam” diyerek istifa eder; üniversiteye dönmeye karar verir.

Üniversitede görev alabilmesi için lise mezunu olması gerekmektedir, oysa Eröz, ticaret lisesi çıkışlıdır. Bu yüzden yüksek okulu bitirmiş olmasına rağmen lise olgunluk sınavlarına girmesi gerekmiştir. Bu sınavları başarı ile vererek İktisat Fakültesinde Prof. Z. Fahri Fındıkoğlu’nun asistanı olur (1961). Böylece bilim hayatındaki çalışmaları başlamıştır.1965 yılında Yörüklerin İktisadî ve İçtimaî Teşkilâtı adlı tezle doktorasını tamamladı. Yaptığı alan araştırmaları sonucunda 1977 yılında hazırladığı Türkiye'de Alevilik ve Bektaşilik adlı teziyle de profesör oldu. 1961 yılından ölümüne kadar İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde asistan, doçent ve profesör olarak çalıştı.

Onun ilk yaptığı çalışmaların en önemlisi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu köy köy gezmek, öğrencileri ile oluşturduğu grupla ve bizzat kendisi tarafından karşılanan harcamalarla “Doğu Anadolu Hakkında Sosyokültürel Bir Araştırma”dır[1]. Bu araştırma millî birliğimiz için yapılan kültür mücadelesinin bir parçasıdır. Daha sonra Orhan Türkdoğan’ın Erzurum’da düzenlediği  “Türkiye’nin Sosyal ve Ekonomik Sorunları Semineri”nde sunduğu “Doğu Anadolu Köy Adları Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma” adlı bildiri[2] ile dikkatleri üzerine çekmiştir. Bu tebliğinde özet olarak millî birliğimizde Doğu Anadolu’nun önemini vurgulamıştı. Bölücülükle mücadelenin kültürel köprüden geçilerek verileceğini belirten makaleler kaleme alır.  Bu yazılar Türk Kültürü Dergisi, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Uyanış’ta yayınlanır. Daha sonra bu tür makalelerini “Doğu Anadolu’nun Türklüğü” isimli kitapta topladı. Doçent iken yayınladığı bu kitabını profesör olduktan sonra genişleterek tekrar yayınladı.[3] O bu eserinde “bölücü olmayan bir kültürel ideoloji geliştirmiş oluyordu. Bu yöntemi ile Eröz, sadece alan çalışması yapmış olmakla yetinmiyor, çalışma alanına girecek konuların tespiti için, yayın tarama çalışması da yapmış oluyordu.[4]

Bu eserinde birbirinden etkili konulara değinmesine rağmen benim özelikle dikkatimi çeken “Karakeçili” aşireti ile ilgili olanıdır. Her yıl Eylül ayı içinde Karakeçili aşireti Söğüt’te toplanıyor; Karakeçili Bilgi Şöleni ve Karakeçili Bayramı yapılıyor. Bu bayram Eröz’ün sağlığında henüz hayata geçirilmemişti. Onun çalışmaları Karakeçililere yol göstermiş, Karakeçililerin kimler olduğunu ortaya koymuş ve yepyeni bir ruhun doğmasına sebep olmuştur. Onun araştırmasına kadar durum şu idi; “Karakeçili aşiretinin bir yarısı Türkçe konuştuğu için Türkmen Yörük olarak biliniyor ve dolayısıyla Türk sayılıyor, diğer yarısı ise aşiret Türkçesi ile konuştuğu için Kürt kimliğine mal ediliyordu.”[5] Bir zamanlar Ziya Gökalp’in tek başına savunduğu bu fikir elli yıl sonra Eröz tarafından tekrar ele alınmış bulunuyordu. Bugün de Prof. Dr. A. Haluk ÇAY’ın bin bir gayretle Söğüt’te başlattığı Karakeçili Bayramına Güneydoğu da dâhil olmak üzere Türkiye’nin her tarafından Karakeçililer gelmektedir. Eröz’ün sayesinde Karakeçili aşireti bölücülerin tuzağına düşmekten kurtulmuştur. O bölücülerin tuzağına, tarih ve sosyoloji bilgisi ile karşı çıkılabileceğini vurgulamıştı.[6]

Diğer Türk aşiret ve boylarının da Karakeçililer gibi olabileceğini ve bunların da teker teker incelenmesinin ve bölücülerin ellerinden kurtarılmasının gerektiğini savunmuştur. Doğu Anadolu’nun yer adları bilgisi ile ilgili çalışmasını, 1984 yılında Ankara’da yapılan “Türk Yer Adları Sempozyumu”nda “Sosyolojik Yönden Türk Yer Adları” ismi ile tebliğ olarak verilmiştir. “Hristiyanlaşan Türkler” kitabında[7] da yer adlarının önemini vurgulamıştır. O, bu eserinde Türklerin Anadolu’ya İslam olmadan önce de geldiklerini ve Hristiyan olarak buralarda yerleşip kaldıklarını, Anadolu’daki Hristiyan mimarisinin geliştirilmesinde Türklerin de büyük payının olduğunu belirtmiştir. Böylece Anadolu’daki Türk mührü olgusunun 1071’lerden çok daha öncelerine dayandığını ispat etmiştir.

Günümüzde “İnanç Turizmi” geliştiricileri, bu tür turlarda görev alan, buraların düzenlenmesinde konulacak tabela veya açıklayıcı yazıları kaleme alanlar, “Hristiyanlaşan Türkler” kitabını mutlaka okumak zorundadırlar. Yoksa, bilmeden de olsa büyük yanılgıya düşmeleri işten bile değildir. O, katıksız bir Atatürkçü idi. Ancak Atatürkçülük ile Türk milliyetçiliğini, Türk milliyetçiliği ile Türk millî kültürünü, millî birlik bağlamında birleştiren bir aydındı. Bölücü değil kaynaştırıcı, birleştirici idi. Çalışmalarının hepsinde Atatürk’ten, millî kültürden ve millî birlikten bahseder ve bunları millî birlik vadisine yönlendirirdi. Onun ölümünden sonra yayınlanan bir eseri “Atatürk, Milliyetçilik, Doğu Anadolu” adını[8] taşır. Bu kitabın arkasındaki tanıtıcı açıklamada şöyle denilmektedir:

“Bu eser; günümüzde Atatürk'ü kendi görüşlerine alet etme çabalarına, yine Atatürk'ün ağzından güzel bir cevap niteliğindedir. Atatürk'ün millet ve millî tarih anlayışı, sosyalizme bakışı, iktisadî görüşü, Türk milliyetçiliğine verdiği önem ve bölücülere dair görüşleri, gözler önüne serilmiştir. Atatürk'ü bir kalkan olarak kullanıp, kendi ideolojilerini dayatmaya çalışanların, gerçek yüzleri bu eserde gayet güzel bir şekilde izah edilmiştir. Atatürk'ün milliyetçilik ve sosyalizme bakış açısıyla beraber, Doğu Anadolu gerçeğini ortaya koyan bu kitap, aklında soru işareti olanlar için ideal bir eserdir.”  

“Mehmet Eröz’e göre, Türklük ruhunu bu kadar kuvvetli gözeten, Anadolu’nun bu temiz insanlarının (Alevi) ve Sünnî Türklüğün evlatları sağlam bir kültür politikası ile Türk-İslam değer hükümlerinin ve İslamiyet’e uygun olan Türk törelerinin etrafında birleştirilmeli, bütünleştirilmelidir. Fakat böyle bir kültür politikasından mahrum olmamız yüzünden bu gruplar küstürülüp uzaklaştırılmakta, kardeş kardeşe düşman edilmektedir. Sünnî olsun, Alevî-Bektaşî olsun bu gençlerin hepsi bizimdir, bizim evlatlarımızdır. Hangisi hangisinden incinse, düşmanların değil, bizim yüreğimiz kan ağlar. Bu gerçeği Pir Sultan Abdal’dan kitabına aldığı iki mısra ile dile getiren Eröz, gönlündeki hüznü ne güzel ifade etmiştir.İki kardeş karşı karşı salındıCiğerciğim delik delik delindi.[9]Onun araştırma alanına giren Alevîlik konusunun temeli çocukluğuna kadar iner. Kısaca söylemek gerekirse o yetiştiği ortamdan edindiği ilk izlenimleri bilim adamlığına taşımış, bilimsel verilerle, bilimsel yöntemlerle sağlam temeller üzerine oturtmuştur. O, bu konuda şöyle der:

“Çocukluğumun en tatlı günlerini geçirdiğim Aydın ilinin Yeniköy’ü ile Gümüş köyleri arasındaki incir bahçemize misafir olarak Tekke köyünden gelen Tahtacılar (Kızılbaş Türkmenler)... tabiatın gönüllere coşkunluk veren güzellikleri ortasında, uzun sakallı, “Abdal” adı verilen dilencilere “Hızır” gözüyle bakarak, rahmetli anacığımın cömert ellerinden alıp saygıyla yiyecek sunarak, mutluluğun doruğuna erdiğim o demlerde, güleç yüzlü, temiz kalpli Tahtacılar bize misafir gelirdi. Ana tarafımdan dedem olan Akkuşoğlu Hüseyin Ağa, onları hoş tutarmış.  Hem adına, hem şahsına sevgi duyarlarmış. Çok sevdiği bir incir fidanı dibinde abdest alan ve beş vaktini geçirmeyen dedemin, din konusundaki müsamahakârlığı, aile çevremizde, hısımlarımızda da devam ettiğinden, Tahtacılar ayaklarını kesmemiş, misafirliğe, komşuluğa devam etmişlerdir. Gerek onlar hakkında, gerek ilçemize pazardan pazara gelen Asıtepe Tahtacıları ve Sofular köyü Çetmileri (Çepni) hakkında, köy ve kasaba çevrelerinde duyduğum sözler, çocuk kafamda çözülmesi çok güç meseleler düğümlenmesine yol açıyordu. Halkın asırlar öncesinden gelme kanaati, bu Kızılbaş Alevîlerin ahlak bakımından düşük olduğu Müslümanlığın biraz dışında bulundukları merkezinde idi. Bu iki mühim noktayı, çocukluğuma rağmen kısmen kavrayabilmiştim. Ancak bunu bir türlü kabul edemiyordum. Benim bildiğim, gördüğüm, aynı sofrada yemek yediğim bu temiz Türkmenlerin kötü olmasına imkân yoktu. İçimi kemiren bir şüphe ateşi, doymak bilmez bir öğrenme arzusu ile yanıyordum. Kafamda büyük bir sorgu sual çengeli düğümlenmişti.Yıllar, heyecan yüklü bu düşünce kırıntılarını, şuurlu birer fikir yumağı hâline çevirdi. Okumağa, yorulmak bilmez bir gayretle okumağa başladım. Arada fırsat düştükçe Alevî köylerine araştırma yapmak, onları yakından tanımak için koşuyordum. İçimin en arı ve duru sesi, yakınındaki komşu Sünnî köyüne küs denebilecek durumda olan bu köylüleri bir anda büyülüyor, yılların tanışıklığına sahip imişizcesine, bize karşı çok sıcak ilgi gösteriyor, çok candan davranıyorlardı. Bu sözler anlatılması çok uzun olan, nice tecrübenin ve müşahedenin, satırlarda görülebilen küçük bir gölgesidir.... İlk serzenişli sitem, rahmetli babam Serçinli Ali Efendi’den gelmişti. Memlekete gittiğimizde bizi ziyarete gelen Tahtacıları görerek, acı ve manalı bir gülüşle: ‘Alevîler bizim Mehmet’i dede yapmışlar.’ demişti. Bu sitem çok ağırıma gitmiş ve ‘Baba, ben Sünnî Türklerle Alevî Türkleri kaynaştırmağa çalışıyorum. Davamı sana anlatamazsam, kime anlatabilirim? Beni kimler anlar?’ diye yakınmıştım. Dinine çok bağlı olan, beş vakit namazını geçirmeyen rahmetli babam, ondan sonra bana takılmamış ve davamı anlayışla karşılamıştı.”[10]

Rahmetli sevgi doluydu. Ölümünden bir yıl evvel Hacı Bektaş Veli Sempozyumu için Hacıbektaş kasabasına beraber gitmiştik. Geçmişte bu bilgi şöleninde konuşanlar Alevîliği körüklemişlerdi. O yıllarda konuşmacılar Sünnî mezhepli Türkologlardı. Hocam kürsüye çıkınca, her iki tarafın da toplumlar olarak hataları olduğunu samimi olarak belirtip örnekler verdi ve oradakilerin kalplerini fethetti. Nitekim onun Alevilik konulu kitabını benden alıp okuyan bütün Alevî inançlı dostlarım ‘Böyle Sünniye can kurban!’ demişlerdi. Karakeçililer arasında inceleme yapan Prof. Dr. Haluk Çay, ‘Suruç’ta sağcı olsun solcu olsun, Eröz’ün ismi geçtiği zaman o kadar sevilmiş ki saygı ile ayağa kalkıyorlar.’ demişti. Eröz’ün Bektaşi dedeleri arasında ne kadar sevildiğini Prof. K. Aytaç’tan dinlemiştim.”[11]Bir bilim adamımız, onun bu konudaki görüşlerini şöyle değerlendiriyor:

“Alevî ve Bektaşîlerin ilk önce İslâm Dinine bağlı olduklarını bilmek ve kabullenmek gerekmektedir. İkinci olarak da, Türk milletinin mensubu bulunduklarına hiçbir şüphenin olamayacağını bilmek ve kabullenmek icap etmektedir. Töreleri, günlük yaşayışları, deyişleri, nefesleri, sazları ve sözleri ile Türk kültürünün en özlü yanlarını korumaktadırlar. Buna göre, Alevîlik-Bektaşîliğin dayandığı kaynaklar; Müslümanlık, İslâm Tasavvufu ve Türk töresidir.Prof. Dr. Mehmet Eröz, yaptığı uygulamalı araştırmalarla Türk Alevîlik ve Bektaşîliğinin bir alt kültür grubu olarak ele alınması gerektiğini tespit etmiştir. Eröz’ün araştırmaları ve eseri, yerinden ve birleştirici-bütünleştirici bakış açısına sahip olması bakımından o güne kadar yapılan ve daha çok şifahî kaynaklara dayanan çalışmalardan tamamen farklı bir konuma sahiptir. Eröz, Alevîlik-Bektaşilik konusunu akademik bakış açısıyla ve aktif katılımcı bilimsel yöntemle araştırmayı deneyen ilk sosyolog olmuştur.Eröz, yanlış yorumlara, şüphe ve dedikodulara yol açan “mum söndü” gibi yakıştırmaların asılsız olduğunu kesin olarak görmüştür. Bunun yanı sıra, bazı inanç ve ibadetlerin eski Türk dinine dayandığını ispat etmiştir.Alevîliği evrensel kültürlerle İslâm dininin değerlerinin bir sentezi olarak değerlendiren tezler de bulunmaktadır. Ancak Eröz, buna katılmadığını ve Türk kültürünün temel kaynak olduğunu ifade etmiştir.Mehmet Eröz, basmakalıp ifadelerden iletişim ile ve sosyal münasebet ağının kurulmasıyla kurtulmanın mümkün olabileceğine inanmaktadır. Eröz, “sır saklama âdeti”nden dolayı Alevîlerin 1900’lü yıllara kadar içe kapanık bir hayat yaşamakta olduğunu belirtmektedir. Aslında bu içe kapanıklık sadece Alevîler için değil, aynı zamanda Sünnîler için de geçerliydi. Daha açık ifadeyle her iki kesim de birbirlerine kapalıydı. Köyden kente göçün artması ve iletişim imkânlarının artması ile bu içe kapanıklık her iki taraf için de ortadan kalkmaya başladı. Ancak bu durum yazılı olmayan kaynaklara dayalı olan Alevîlikte dedenin otoritesini sarsmak şeklinde de sonuç doğurdu.Eröz’ün vardığı sonuca göre, bu karşılıklı içe kapanıklıktan kurtulmak birbirini tanımayla mümkün olur. Alevîlik, milli kültürümüz açısından, birleştirici ve bütünleştirici önemli fonksiyonlara sahiptir. Sosyal bilimciler özellikle sosyolog ve halk bilimciler (folklor) bu fonksiyonun sağlıklı olarak yerine getirilmesi için, Anadolu Alevî kültürünün kültür kalıplarını ortaya çıkarmak zorundadır.Kapalı cemaat hayatları, sır ve gizlilik olarak görülen şeyler aslında tamamen Türk kültürü ile ilgilidir. Eski Türk dini ve gelenekleri ile yoğrulmuş sosyal hayatlarını yakından tanıyınca, Sünnî Türkmen köylerinden pek de farklı olmadığı anlaşılabilir. İslâmiyet cilasının altında, köklü bir Türk kültürünü yaşatan Alevî Türkmen toplulukları sevgi ile yakından tanındığında, mesele yarı yarıya halledilmiş olacaktır. Eröz, yaptığı araştırmalarda onların sevgi ve şefkat ile uzanacak elleri beklemekte olduklarını görmüştür. Ona göre, bu da çift yönlü münasebetin kurulmasıyla sağlanacaktır. Her iki tarafa da düşen aşırılığa gitmeden karşılıklı olarak oluşturulmuş inanç ve kanaatleri tenkitçi gözle değerlendirmeye çalışmaktır. Aksi hâlde Türkiye, birbirini tanımayan halk toplulukları ve birbirine kapalı adacıklarla dolu ve dolayısıyla da çok problemli bir ülke hâline gelecektir.Birliği güçlendirecek araçlara önem vermek gerekir. San’at, müzik, edebiyat, folklor, kaynaşmaya yardımcı olacak araçlardır. Birlik kurulup güçlendirildikten sonra önyargılardan uzak kalınmış olunacaktır. Birbirlerine önyargı ile bakmayan iki taraf böylelikle karşılıklı olarak birbirini tanıma fırsatı bulabilecektir. Sistemli bir devlet politikasıyla milli kültürümüzün bu en önemli meselesi rahatlıkla halledilebilir.”[12] 

20 Haziran 1986’da yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayarak aramızdan ayrılan değerli bilim adamımız Mehmet Eröz’e Allah’tan rahmet diliyorum. 

ESERLERİ:1. Atatürk, Milliyetçilik, Doğu Anadolu, TDA Vakfı Yayınları, İstanbul, 1994.2. Doğu Anadolu Türklüğü, İrfan Yayınları; İstanbul, 1982.3. İktisat Sosyolojisine Başlangıç, İÜ. İktisat Fakültesi, İstanbul, 1973; Fakülteler Matbaası, İstanbul, 1977,4. Türk Onomastiği Bakımından Adapazarı Yeradları (The Toponomy of Sakarya), Sakarya Sosyal Araştırma Merkezi, İstanbul.5. Sosyolojik Yönden Türk Yer Adları, Ankara1984,6. Türk İçtimai Hayatında Totemizmin İzleri, İstanbul Üniversitesi İslâm Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, 1973.7. Doğu Anadolu Hakkında, Ankara, 1973.8. Milli Kültürümüz ve Meselelerimiz, İstanbul, 19839. Türk Kültürü Araştırmaları, İstanbul, 1977.10. Marksizm, Leninizm ve Tenkidi, İstanbul, 1974.11. Yörükler, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul, 1991.12. Türkiye'de Alevîlik (ve) Bektâşîlik, Ankara, Kültür Bakanlığı, 1990 (2. Baskı, 1. Baskı İstanbul 1977). 13. Hristiyanlaşan Türkler (1983)   

MAKALELERİ VE TEBLİĞLERİ:1. Hristiyan Türkler’e Dair, IV. Milletlerarası Türkoloji Kongresi İstanbul, 21 Eylül 1982.2. Silifke'de Bir Alevî, Tahtacı Köyü: Kırtıl, İş ve Düşünce, 30 (1964) 247: 25-33. 3. Türk Boylarında "Kansız Kurban" Geleneği, Türk Kültürü 18 (1980) 211-214: 211-216. 4. Türk Topluluklarının Ölüm Âdetleri Üzerine Bir Deneme, Türk Dünyası Araştırmaları 35 (1985): 56-68. 5. Eski Türk Dini (Gök Tanrı İnancı) ve Alevîlik Bektaşilik, İstanbul, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 1992.6. Tunceli’nin Sosyal ve Kültürel Yapısına Dair Düşünceler, DOĞU ANADOLU’NUN (SOSYAL, KÜLTÜREL VE İKTİSADİ) MESELELERİ SEMPOZYUMU (13-15 MAYIS 1985-TUNCELİ), Gazi Üniversitesi Basın-Yayın Yüksekokulu Matbaası, Ankara, 1985, s.345-351. 7. Alevilik Meselesi ve Türk Aleviliğinin Şamanizm ve Orta Asya Türk Kültürü İle İlgisi, CEM, c.1, sayı: 1, Temmuz 1966, s. 12-16. (Makalenin devamı: CEM, sayı: 2, 3, 4, 5, 6, 7, Ağustos 1966-Ocak 1967.) 



[1] Doğu Anadolu Hakkında Sosyo Kültürel Bir Araştırma, Ankara, 1973.
[2] “Doğu Anadolu Köy Adları Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma” Türkiye’nin Sosyal ve Ekonomik Sorunları Semineri, Erzurum, 22-25 Ekim 1973, Atatürk Üniversitesi Yayınları, s. 271-317
[3] Doğu Anadolu’nun Türklüğü, İstanbul, 1982.
[4] SEFEROĞLU, Şükrü Kaya- Hocam Mehmet Eröz, Türk Kültürü Dergisi, Sayı: 339 (Temmuz 1991), s. 436 vd.
[5] SEFEROĞLU, Şükrü Kaya- age.
[6] Tarih ve Sosyoloji, Tarih Metodolojisi ve Türk Tarihinin Meseleleri Kollekyumu, Elazığ 1990, s. 127-129
[7] Hristiyanlaşan Türkler, Ankara, 1983

[8] ATATÜRK, Milliyetçilik, Doğu Anadolu, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı yay. İstanbul, 1987.

[9] BİLGESEVEN, Âmiran Kurtkan - “Eröz’e Göre Alevilik-Bektaşilik” Türk Dünyası Araştırmaları, s. 44, Ekim 1986, s. 15-45
[10]  Türkiye’de Alevilek-Bektaşilik, İstanbul, 1977, s. 13 vd.
[11] SEFEROĞLU, Şükrü Kaya- age.
[12] TALAS, Dr. Mustafa, (İnönü Üniversitesi Fen-Ed. Fak. Sosyoloji Bölümü) - Mehmet Eröz’de Bir Din, Mezhep Ve Kültür Konusu Olarak Türkiye’de Alevilik Ve Bektaşilik, Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Sayı:27, Gazi Üniv. Yay., Ankara, Güz 2003  

Davamı...
Bookmark and Share


Bölməsiz
cagbayir
8, Fevral, 2008 15:42
Baxış sayı: 350

Şərhlər(0)

SAĞIR TENCERELER

                                                  Yaşar ÇAĞBAYIR

Sağır kelimesi dilimizde sadece kulağı duymayanlar için kullanılmaz. Normal hâlde iken bekleneni vermeyen her durum ve eşya için “sağır” denmiştir. Anadolu evlerini bilirsiniz. Kışın soğuğundan, yazın sıcağından korunmak için kalın duvarlar üzerine kurulmuşlardır. Komşular birbirlerine evden eve veya sokaktan bağırdıkları zaman bu duvarlardan ses geçmediğinden kendilerini duyurmaları hayli zor olur. İşte bu duvarlara “sağır duvar” adı verilir. Hele bir de “sağır kazan” veya “sağır tencere”ler vardır ki köylüyü canından bezdirir. Eski Anadolu kap kacakları özellikle bakırdan yapılmışlardır. Bakır, hem işlemesinin kolaylığı hem de ısıyı kolay iletir olması dolayısı ile Anadolu evinin en çok kullanılan ham maddesi olmuştur. Eğer saf bakır madeni kullanılmışsa o tencere, kazan veya kap kacak makbuldür. Hileci ve düzenbazlar orada da hemen işe karışır, bakır içine biraz demir katarlar. Böylece meydana gelen alaşım ısıyı zor iletmese de saf bakırdan mamul eşya kadar iyi iletmez. İşte tencere veya kazanın sağırlığı burada ortaya çıkar. Bu ısıyı az ileten hileli tencereye sağır tencere denir. Çünkü ocağa konur konmaz veya altına yaktığınız ateşi içindeki yemeğe kolayca iletmez. Kısacası “sağır tencereler” kalptır, hilelidir.İnsanlarımızın pek çoğu da bu tencerelere benzer. Kendilerine söylenen sözlerden, öğütlerden veya yol göstermelerden hemen almazlar; anlamazlar. Olaylardan ders almazlar. Binlerce söyleyiniz, defalarca yazınız, kendinizden geçinceye kadar ikna etmek için çırpınınız onlar yine de “nal derler de mıh demezler”. Alanyalı Kaygusuz Abdal ile karıştırdığımız Rumelili bir başka Kaygusuz Abdal’ımız da böyle “sağır tencere” misali insanlardan çok çekmiş olmalı. Onları “kart kaz”a benzetmiş, benzetmiş de kazana koyuvermiş. Eskiden tekkelerde eğitilmek üzere getirilmiş veya kendisi gelmiş olan bazı kişiler bir türlü dervişliğin edep ve erkânını öğrenememiş, ham sofu kalmış olmalılar ki “Sarâyî” mahlâslı Kaygusuz Abdal’ı sinirlendirmiş, ünlü “şathiye”sini yazmak zorunda kalmış: “Kaz”. Burada bir konuya açıklık getirmek zorundayım. Tekke, derviş lâfı edilince bazıları yadırgayabilir. Türklerin Anadolu’ya geldikleri, Rumeli’ye geçtikleri zamanlarda Türk halkının gözü, kulağı, gazetesi, televizyonu, radyosu bu tekkelerdi. Kısacası o günün medyası, bilgisayarı idi. Bugün de öyle değil mi? Bilgisayar göbeğini çatlatıyor, bürokrasi de bildiğini okuyor. Biz yine “Kaygusuz’un Kazı”na gelelim. Bakın ne diyor:

Bir kaz aldım ben karıdan,

Boynu da uzun borudan,

Kırk abdal kanın kurutan,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.           

Sekizimiz odun çeker,           

Dokuzumuz ateş yakar;           

Kaz kaldırmış başın bakar,           

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

Kaza verdik birçok akçe,

Eti kemiğinden pekçe,

Ne kazan kaldı ne kepçe,

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz....           

Suyuna biz saldık bulgur,           

Bulgur Allah deyü kalgır,           

Be yarenler, bu ne hâldir:           

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

Kaygusuz Abdal n’idelim,

Ahd ile vefa güdelim,

Kaldır postu biz gidelim:

Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz.

Biz, Kaygusuz gibi postu alıp gidecek yer bulamıyoruz. Onun için “kaynatmaya” devam edeceğiz. “Kırk gün” değil “kırk yıl” olsa da...



Bookmark and Share


Bölməsiz
cagbayir
3, Fevral, 2008 17:28
Baxış sayı: 84

Şərhlər(0)

SEVGİ-HOŞGÖRÜ

                                                           Yaşar ÇAĞBAYIR 

“İman etmedikçe Cennet’e giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız.”

                                                   Hadis

 

Bazı kavramlar gibi sevgi kişisel, toplumsal ve evrensel olmak üzere üç boyutludur. Sevginin kişisel boyutu, çoğunlukla insanın kendi bireysel maddî ve ruhsal isteklerine, tutumlarına bağlıdır. Bu boyuttaki sevgi bencildir, kıskançtır. Karacaoğlan’ın dediği gibi “Ben güzele güzel demem / Güzel benim olmayınca.” mantığını güder. Veya Âşık Veysel gibi “Güzelliğin on para etmez / Şu göynümdeki aşk olmasa.” diyebilir. Her ne kadar bu şairler sevgiyi ve sevgiliyi bu kadar dar alana hapsetmiş görünüyorlarsa da onlar bu sözleriyle sevginin bir tek boyutunun olmadığını, başka boyutlara da el atmak gerektiğini vurgulamak için önce bireysel olanı dile getirmişlerdir. Zaten onların sevgileri bireyselliğin üzerine çıkmıştır. Öyle olmasaydı bugün anılıyor, seviliyor olamazlardı. Çünkü sevginin bireysel olanı bireyle beraber gider... Geleceğe bir iz bırakmaz.

Sevginin bireysel boyutta olanı maddîdir dedim. Çünkü insanın eşine, çocuklarına duyduğu sevgi tamamen meddîdir. Eşine duyduğu sevgi maddîdir. Yani cinsellik ağırlıklıdır. Psikologlar, evliliklerin yıkılmasının sebebinin çoğunu cinselliğe bağlamaktadırlar. Bu bağlamda doğru sayılır. Çocuklarına duyduğu sevgi de maddîdir. Çünkü onların dünyaya geliş sebebi kendisidir, kendi ürünüdür; kendinden bir parçadır. Bu yüzden bireysel boyuttaki sevgi kişi için korunmaya ve saygı göstermeye değer.

Toplumsal boyutu bunun biraz daha üzerinde, kişisel çıkardan uzak, geniş ufuklara yayılmış durumdadır. Bencil değildir. Yüce peygamberin ifadesiyle “İnsanın kendisi için istediğini başkaları için de istemesi” biçimindedir. Biz kendimiz için hep güzel ve iyi şeyler isteriz. Peki bu istediğimiz şeyler bizden önce bir başkasına verilince neden üzülürüz, buruluruz. Hani kamyonların arkasında yazılar vardır. Bunlarda birer hayat felsefesi gizlidir. “İste senin de olur.” İstemenin yollarını arayıp bulmak yerine kıskançlık, çekemezlik veya aslı esası olmayan dedikodularla karalama yolunu tercih ederiz. Bundan kurtulmanın yolu sevginin toplumsal boyutunu kavramak ve hayata geçirmektir.

Evrensel boyuttaki sevgi ise çoğu kimsenin anlayamayacağı, havsalasına sığdıramayacağı olgunlukta ve genişliktedir. Bu boyuttaki sevgiyi kavrayabilmek için, Hz. Mevlâna, Yunus, Hacı Bektaş Veli, Pîr-i Türkistan Ahmet Yesevî terbiyesi görmek gerek. “Cümle yaratılmışı severiz yaratandan ötürü” diyen Yunus’un gönlünde acaba sevginin maddî boyutundan ne kadarını bulabilirsiniz. Evet onun da eşi, çocukları, komşusu, hemşehrisi, kavım-kardaşı vardı elbette. Onları da sevginin diğer boyutları ile kucaklamıştı. Ama orada çakılıp kalmamıştı. Dünyaya hiçbir zaman kem gözle bakmamıştı. “Bir kez gönül kırmanın mizandaki karşılığının, yüz kez hacca gitmekten daha ağır” olduğunu ifade etmişti. Bazıları sevginin bu boyutuna hoşgörü diyorlar. Ben bu ifadenin yeterli olmadığı kanaatindeyim. Çünkü sevgiden kaynaklanmayan hoşgörü ya çıkar amaçlı ya da acizliğin eseridir.

Sevgi bir ululuktur, egemenliktir. Her şeye egemen olan affa da muktedirdir. Bu bakımdan hoşgörümüz, sevginin eseri olmalıdır.



Bookmark and Share


Bölməsiz
cagbayir
3, Fevral, 2008 17:22
Baxış sayı: 106

Şərhlər(0)

NİHAYET ÖTÜKEN TÜRKÇE SÖZLÜK

                                               Yaşar ÇAĞBAYIR 

Geçen yıl bugünlerde, bu sayfalarda “Bir sözlüğün hikâyesi”nden söz etmiştim. Öğretmenliğe başladığım yıllardan beri yaptığım çalışmaları özetlemiştim. Şimdi o yazımdan bir yıl geçti. Ve o sözlük basıldı, gün ışığına çıktı. Bizzat bilgisayar başında çalıştığım yıllarda bitmeyecekmiş gibi görünen o sözlük nihayet okuyucunun eline sunulabilecek hâle geldi. Bilgisayar ortamına aktarırken hep uçsuz bucaksız ve ucu bir türlü görünmeyen bir tünelin içindeymiş gibi hissediyordum kendimi. Ve bir taraftan da etrafımla ilişkilerimi en az düzeye indirmiş, ne oluyor ne gidiyor diye olaylara az veya çok bir ilgi bile duymuyordum. Ve ben ilgi duysam da duymasam da nasıl Büyük Menderes kendi yatağında akıp gitti ise, olaylar da benim dışımda akıp gitti. Olaylar kendi yoluna gitti, ben de kendi işime baktım. Ve sonunda bahsettiğim gibi Orhun Kitabelerinden Bugüne Türkiye Türkçesinin Söz Varlığı olan Ötüken Türkçe Sözlük’ü bitirdim.  

ş yazmakla kalmıyor. Bu çalışmanın kitap hâline gelmesi gerekiyordu. Önce yayımcı bulmak gerekti. O da sözlük çalışması kadar uzun sürmedi amma epey yorucu oldu. Önce sözlüğü tanıtan bir broşür hazırladım. Sözlüğün özellikleri, kimlere hitabettiği, örnek sayfalar, harf harf kelime sayısı dökümü ve özgeçmişim gibi konuları kapsayan bu broşürden elli-altmış kadar çoğalttım. Güzel bir spiral cilt geçirttikten sonra, genel ağdan tespit ettiğim yayıncılara birer birer kargo ile gönderdim. Önceleri acemilik ettim. Ben patronlara gönderilen bu türlü postaların hemen ulaşabileceğini sanıyordum. Ama ne yazık ki çoğu umduğum gibi olmadı. Birkaç tanesinden telefon veya elektronik posta yoluyla cevap geldi. Bu sefer diğerlerini ya telefonla ya da elektronik mektupla aradım. Gönderdiğim broşürlerden söz ettim. Ellerine geçmediğini veya hatırlamadıklarını ifade ettiler. Tekrar göndereceğimi söyledim. Bu sefer aynı broşürlerden yine yirmi beş - otuz kadar daha hazırladım. Kargo ile tekrar aynı adreslere gönderdim. Bu sefer iki gün sonra kargo gönderi numarasından takip ettim, kimin teslim aldığını tespit ettim. Not aldım. Ardından telefon ederek bizzat teslim alan kişi ile konuştum. Gönderiyi ne yaptığını sordum, kimileri gene nereye koyduğunu ne yaptığını bilemediğini ifade ettiler. Patronlarının isimlerini alıp telefonda bu sefer, kendisine böyle bir kargo göndermiş olduğumu, teslim alan kişiyi, teslim tarih ve saatini kendisine bildirdim.  Cevap beklediğimi ilave ettim. Böylece kaç yayıncıya gönderdim ise hepsi ile bire bir görüştüm konuştum. İlgileneceklerini söyleyenlerle bizzat yüz yüze görüşmek üzere yola çıktım. Önce Ankara’dan başladım. Ankara’da görüştüğüm yayıncılar ya yayın ilkelerine ters geldiğini ya da mali külfetinin altından kalkamayacaklarını beyan ettiler. Ve arkasından bir sürü olumsuzluklar sıralayarak beni bekleyen tehlikelerden söz ettiler.  Daha doğrusu ümidimi kaybetmedim amma biraz karamsar olarak ver elini İstanbul, dedim. İstanbul’da önce en isteksiz davranan mırın kırın edenlerle görüştüm. Kimileri inceleme işinin iki yılı bulabileceğini, gerekli düzeltme ve benzeri işlemler için bir yıl daha ekleyerek üç-dört yılın yolunu gösteriyorlardı.

Hatta birisi, kaynaklarda kendi yayınlarından eserlerin bulunmadığını söyleyerek sitemde de bulundu. Kendilerine yayınevini yeni kurduklarını, oysa benim bu çalışmalarımın yıllar öncesine sarktığını, özellikle bilgisayar ortamına aktarmaya başladığım 1997’den sonra çok zorunlu olmayan yayınlara el atamadığımı ifade ettim.  Nihayet bir tanesi (Ötüken) eskiden beri sahip çıkmış olduğu için onu çantada keklik bilerek diğer üç tanesi ile nerede ise anlaşma noktasına varmış gibiyken, hatta teklif ettikleri telif ücreti çok iyi iken bende güven uyandırmadıkları için CD’yi teslim etmekten vazgeçtim. Kendilerinden düşünme payı isteyip ayrıldım. Daha sonra da telefon edip vazgeçtiğimi, başka biri ile anlaştığımı söyledim. Hatta telif payını artıranlar da oldu. Ama yine de olumsuz görüş bildirdim. Böylece bir yerde Söke’den göndermiş olduğum postalara kayıtsız kalmalarının öcünü almış oluyordum, onlardan. Ne yaparsın insanda biraz da kendisine edilenin cezasını çektirme duygusu var. Ben de böylece kendimi tatmin etmiş oldum.

Ötüken’e gelince. Birkaç yıl önce, Erol Kılınç’a uğrayarak sözlüğü bitirmek üzere olduğumu söylemiştim. Heyecanla karşılamıştı. Bitirdiğim an, getirmemi istemişti. Hatta birkaç kez de telefon ederek, çalışmanın ne âlemde olduğunu sormuştu. Yani o da dört gözle bekliyordu.

Madem Ötüken, sözlüğün bitmesini bekliyordu da neden diğer yayıncılarla vakit geçirdim? Evet, hemen bu soru gelir insanın aklına. Müşteri hazırken neye böyle yollara başvurularak, zaman ve para harcanır. İşte bu çok önemli. Önce malın, piyasada nasıl karşılanacağını bilmeliydim. İkinci olarak, onların kulağına, böyle bir sözlüğün piyasaya çıkmak üzere olduğu duyumunu yerleştirmek. Yani biraz da Ötüken’e reklâm için yardımda bulunmak. Ne olsa bunlar, Ötüken Sözlük çıktı dendiğinde, ne biçim şeymiş bu diye bir takım satın alacaklar. Belki de olsa rakip firma olduğu için olumsuzlayacaklar. Varsın olsun. Ama ileride mutlaka bu sözlüğe ihtiyaç duyacaklardır.

İşte Ötüken öncesi turlarımda ben bunu sağladım.

Ötüken’in kapısını Haziran içinde çaldığımda, Erol Kılınç’a CD’yi teslim ettim. Sözleşme şartlarını kendilerine en uygun gelecek şekilde düzenlemelerini söyledim. Erol Kılınç’ın benden istediği şey şu oldu: Sözlüğe Ötüken ismini verebilmek. Bence hiçbir mahzuru yoktu. Zaten Ötüken denilen eski yurttan Anadolu dediğimiz yeni yurdumuza uzanan bir tarihî alanı kapsamaktaydı. Ama bu sözlük Türkiye Türkçesinin sözlüğü olduğu için Türkiye Türkçesinin Söz Varlığı ifadesinin mutlak yer almasını istedim.

Kendilerinden bir şeyi daha rica ettim. Ben Osmanlı Türkçesi kelimeleri (eski yazı) yazarken imla hatası yapmış olabilirim, bunların bir uzman tarafından kontrol edilmesi, bir diğerinin de öteki yazım yanlışlarını artık göremiyorum, hem zihnen hem de göz olarak yoruldum, bu sebeple baştan sona okunarak imla hatalarının düzeltilmesi gerekmektedir, dedim. Bunları yapacağı ve yaptıracağı sözünü verdi.

Eylül 2006 içinde başlanan düzeltme işleri Mart 2007 sonuna kadar sürdü. Hemen her akşam olmasa da iki üç günde bir, bir iki sayfa düzeltme metni geliyordu elektronik postadan. Gözden geçiriyor, uygun bulduklarını olumluyor, değilse değiştirilmemesi gerektiğini belirtip geri gönderiyordum. Bu kış da böylece sözlük çalışması ile geçti.

Osmanlıca kelimelerin kontrolünü Devlet Arşivlerinde görevli uzman arkadaşlardan İskender Türe yaptı. Edindiğim bilgilere göre kendisi hem Farsçayı, hem de Arapçayı çok mükemmel biliyor. İngilizceye de vakıf. Çok titiz bir şekilde gözden geçirdi, düzeltmeler yaptı. Ancak bir konuda epey yazışmamız oldu, sonradan anlaştık. Şöyle ki: Sözlük eski Anadolu Türkçesi kelimelerini de içeriyor. Bu kelimelerin Arap asıllı eski Türk alfabesi ile yazılışı son dönem Osmanlı imlasından farklılık arzediyor. Onun itirazları bunlara idi.  Sonradan çözüm yolunu bulduk. Bunların yanına son dönem imlasıyla yazılışını da ekleyerek, her iki imlayı da göstermiş olduk. Çünkü eski Anadolu Türkçesi dönemine ilişkin bir metni çözmeye çalışan bir üniversite öğrencisi karşılaştırma yaptığında şaşırabilirdi. Bu yöntemle her iki imlayı da görecek ve böyle de yazılabiliyormuş diye görgü ve bilgisini de artırmış olacaktı. Daha sonra Prof. Dr. Yavuz Akpınar Hocanın tavsiyesi ile sözlüğün sonuna Osmanlı Türkçesi kelimelerin bir indeksinin konulmasının iyi olacağı görüşü ortaya atıldı. Bunu da İskender Bey gayet güzel bir şekilde halletti. Erol Kılınç, ise altı bin sayfalık eseri baştan sona okuyarak yazım hatalarını düzeltti. Oldukça büyük sabır sahibiymiş, kendisini takdir ediyor ve saygı duyuyorum.

Ve nihayet, yine benim doğum günüm olan 3 Mayıs 2007’de Ötüken Türkçe Sözlük piyasaya çıktı.

Yukarıda sözünü ettiğim uzman İskender Türe aynı zamanda sözlüğün dizgi ve tertibini de üstlendi. Sözlüğün basımını üstlenen Erol Kılınç başta olmak üzere Ötüken Neşriyat’ın asıl sahibi olan ortakların her birine ayrı ayrı minnet duyuyorum.

Kapak tasarımını yapan grataNONgrata şirketinin grafikerlerine, baskıyı gerçekleştiren Şenyıldız Matbaası ve cildini yapan Yedigün Mücellithanesi çalışanlarına çok çok teşekkür ediyorum.

Dolayısıyla bu eserde emeği olan herkese minnet borçluyum. Fakat dahası, “beni okumak için köyümden çarıkla çıkıp ütülü pantolon, kolalı yaka ve kravatla dönmemi sağlayan rahmetli babama, bağrına taş basarak acısını içine gömerek yabana uğurlayan anama, bu eserin otuz beş yıldır kahrını çeken hayat arkadaşıma…” binlerce minnet borçluyum.



Bookmark and Share


Bölməsiz
cagbayir
3, Fevral, 2008 17:18
Baxış sayı: 128

Şərhlər(0)

BİR SÖZLÜĞÜN HİKÂYESİ

                                                    Yaşar ÇAĞBAYIR


Daha okuma-yazma öğrenme öncesindeyken sözcüklerle ilgimin başladığını hatırlıyorum. Dış dünyayı da iç dünyayı da tanımak bence sözcüklerle birlikte mümkün oluyor. Adını bilmediğin bir şeyi bilsen bile başkalarına anlatamıyorsun veya anlatılanları başka türlü düşünüyorsun. Hatırladığıma göre babama ilk sorduğum sorulardan birisi "devlet"ti. "Devlet ne demek?" "Devlet kim?" "Devlet ne yapar?" Bu konunun ortaya çıkışının şu andaki konumuzla ilgisi yok. Geçmişe şöyle bir dönüp baktığımda, buna benzer pek çok şeyi merak etmişimdir. Tanımı tam yapılmamış şeyleri zihnen kuşku ile karşılamışımdır.  Bazı şeylerin tam tanımının yapılamadığını ancak geniş çaplı bir araştırma, görme ve inceleme yoluyla kavrandığını da gecikmeden öğrenmiş bulunuyordum. Ders kitaplarında en çok eskittiğim sayfalar "sözlük" bölümleri olurdu. Daha sonra da öğrenim seviyesi değiştikçe boy boy, cins cins sözlüklerle tanıştım. Lise yıllarımda en çok ihtiyaç duyduğum sözlük "Eski Türkçe ve Eski Anadolu Türkçesi" dönemine ait olanlardı ve onları da ne yazık ki bulamıyordum.  Mesela, Dede Korkut Hikâyelerinin edebiyat kitaplarında olanlarını, metnin sonundaki sözlük yardımı ile anlayabiliyordum. Ama diğerlerini okuyabilmek için o döneme ait bir sözlüğün bulunması gerekiyordu. Aynı durum Orhun Kitabeleri için de geçerliydi. Hep kendi kendime şunu soruyordum: Niçin dilimizin, başlangıçtan bu güne kadar, bütün sözcüklerini kapsayan bir sözlüğü yok? Öğretmen olduktan sonra bu ihtiyaç daha da arttı. Burada şunu da bir hatıra olarak anlatmakta yarar umuyorum: Öğretmenliğe ilk başladığım aylardaydı, 38 yıl önce. Hani "Bir mühür, bir müdür...?” derler ya... Benimki öyle de değil. "Müdürsüz ve mühürsüz" bir okul açtım. Müdür olamıyordum, çünkü stajyerdim. Daha da ötesi, hiç yönetim bilgim yoktu. Bana amirlerimin verdiği talimat gereği yaptığım resmî yazışmaları "Müdür y. (yerine)" yazıp imzalıyordum. Mühür basılması gereken yerlere de "Okulun Resmî Mühürü Yoktur." ibaresini yazıyordum. İşte bu sıralarda Bakanlıktan bir yazı çıkageldi. Yazının   sonu şöyle bitiyor: ".... mümzi ve temhir kılınarak iadesi..." Türkçe Sözlüğe baktım, her iki kelime de yok. Kasabada bunu benden başka bilebilecek kimse de yoktu. Çaresizliğimi varın siz düşünün; sonunda şöyle bir cevap yazdığımı hatırlıyorum. "Okulumuzda mümzi ve temhir yoktur." Kaymakamı da epey güldürmüştüm.  "Deli çocuk, alttaki kâğıdı imzalayıp mühürlemeni istiyorlar." demişti. Ben de cevap olarak "İmzam var ama mühür yok. Ben imzalayayım siz de mühürleyiverin kaymakam bey... sizin mührünüz var." demiştim.Bu ve buna benzer pek çok olay, beni bu türden yeni karşılaştığım kelimeleri not etme alışkanlığına itti. Notlarım, resmî veya kültürel kaynaklı olduğu kadar, halkın konuştukları ile de ilgiliydi. Bu arada bir de kelimelerin kökenine merak sardım. Çünkü eski Sözlüklerde kelimenin Arapça hangi kökten geldiği, hangi yolla yapıldığı açıklandığı halde. Türkçe bir kelimenin ne kökü ne de kökeni belirtilmiyordu. "Kitap, mektup, katip, mektep" kelimelerinin Arapça "ketebe" fiilinden geldiğini biliyorduk. Ama "yazmak, yazı" kelimelerinin kökenini bilmiyorduk. Bana göre bu, sözlüklerde bir eksiklikti. Onlarla ilgili kaynak arayışına yöneldim. Bulabildiklerimi kaydettim. Gittikçe defterler kabardı, fihristler çoğaldı, birbirine karışmaya başladı. Kaydedilenleri başka defterlere tekrar tekrar kaydetmeler vb. şekillerde karışıklıklar çoğaldı. Bu kez fiş usulüne geçmeyi yeğledim. Matbaada kestirdiğim 15x10 ebatlı fişlere geçtim. Yenilerini de doğrudan fişlere işledim. Bu sefer fişlerin muhafazası zorlaştı. Kütüphane katalog fişlerini örnek alarak kutular ayarladım. Bu durum işimi nispeten kolaylaştırdı. Bu sefer kutuların sayısı da çoğaldı. Emekli olmadan az önce sahip olduğum evimize göçerken iki römork kitap ve bir römork dolusu fiş taşıdığımı hatırlıyorum. Çok şükür ki bilgisayar denilen bir aletle tanıştıktan sonra bu fişleri yavaş yavaş tasfiye ettim. Bütün fişlerimi bilgisayar ortamına aktardım. Bu aktarma işi tam sekiz yıl sürdü. Bu arada şunu da anlatmadan geçemeyeceğim. Yetmişli yılların tantanalı ortamında pek çok arkadaş gibi ben de TBMM'nin kapılarını aşındırıyordum. Ben tayin, rütbe için değil, TBMM Kütüphanesinden yararlanmak için gidiyordum. Çünkü o zamanlar Millî Kütüphane bana çok sıkıcı ve resmî gelmişti. Meclisin Kütüphanesi daha cazipti. Üstelik Saraydan devralınan eserler de oradaydı. Ve istediğim kitabı rafından alıp incelemem, işime gelirse masaya oturup not almam, değilse yerine bırakmam mümkün oluyordu. Hem polisler, hem de Kütüphane memurları alışmıştı. Tayin, nakil için gelip gidenler arasında bir öğretmenin, kütüphanenin raflarının tozunu alması, açılmamış kitapların sayfalarını karıştırması belki tuhaf geliyordu, kendilerine... Fotokopi dönemi de olmadığından tek tek elle örnek çıkarıyordum. Latin alfabesi ile olanlar yanında eski yazı dediğimiz Arap alfabesi ile yazılı olanları da tarıyordum. Daha sonraki yıllarda fotokopi devreye girince iş daha da kolaylaştı. Meclis kütüphanesini bir ziyaretimde yirmiye yakın kitaptan örnek alıp dönebiliyordum. Son zamanlarda artık kendim de gitmez oldum, Ankara'daki eski Milletvekili arkadaş ve ağabeylere bir küçük not göndermem yetiyordu. Bir iki gün sonra kargo ile koca koca paketler kapıma kadar geliyordu. Taradığım sayfalardaki kelimeler için TDK'nun Türkçe Sözlük, Tarama Sözlüğü, Derleme Sözlüğü,  Ferit Devellioğlu'nun Ansiklopedik Osmanlıca Lugat, Türkçe / Osmanlıca-İngilizce Redhaus ve Şemseddin Sami'nin Kamus-i Türkî adlı eserlerini referans almıştım.Böylece 246 bini bulan tanıma sahip ve 5599 sayfalık bir sözlüğü Allah'ın bana verdiği irade, sabır, dayanma gücü ve öz güven duygusu ile bugün bitirmiş oldum. Bu süre içinde dağınıklığıma ve dalgınlığıma sabırla tahammül eden eşimin her türlü destek ve yardımlarının Allah nezdinde makbul sayılacağı inancı içindeyim. Yine bu süre içinde, annem, kardeşlerim ve diğer yakınlarımla yeterince ilgilenemediğimi biliyorum. Özellikle beni yanlarında görmek ve sık sık oturup sohbet etmek isteyen eş ve dostlarımdan ayrı kaldım. Kendilerinden Allah razı olsun. Otuz sekiz yıl önce iddiasızca başlayan ve sonunda binlerle ifade edilebilen sayfalara ulaşan bu güzel uğraşının başını bugün bağladım. Bugün, 3 Mayıs 2006'da, Orhun Kitabelerinden Bugüne Türkçenin Söz Varlığı / Ötüken Türkçe Sözlük doğdu. Benim 61. doğum günümde.



Bookmark and Share


Bölməsiz
cagbayir
3, Fevral, 2008 16:44
Baxış sayı: 185
osmanlıca eski türkçe türkiye türkçesi 
Şərhlər(0)


  Yazılar cəmi: 7   
© Bütün hüquqları qorunur və blogçuya məxsusdur - Dəstək: AzeriBlog