BİR SÖZLÜĞÜN HİKÂYESİ
Daha okuma-yazma öğrenme öncesindeyken sözcüklerle ilgimin başladığını hatırlıyorum. Dış dünyayı da iç dünyayı da tanımak bence sözcüklerle birlikte mümkün oluyor. Adını bilmediğin bir şeyi bilsen bile başkalarına anlatamıyorsun veya anlatılanları başka türlü düşünüyorsun. Hatırladığıma göre babama ilk sorduğum sorulardan birisi "devlet"ti. "Devlet ne demek?" "Devlet kim?" "Devlet ne yapar?" Bu konunun ortaya çıkışının şu andaki konumuzla ilgisi yok. Geçmişe şöyle bir dönüp baktığımda, buna benzer pek çok şeyi merak etmişimdir. Tanımı tam yapılmamış şeyleri zihnen kuşku ile karşılamışımdır. Bazı şeylerin tam tanımının yapılamadığını ancak geniş çaplı bir araştırma, görme ve inceleme yoluyla kavrandığını da gecikmeden öğrenmiş bulunuyordum. Ders kitaplarında en çok eskittiğim sayfalar "sözlük" bölümleri olurdu. Daha sonra da öğrenim seviyesi değiştikçe boy boy, cins cins sözlüklerle tanıştım. Lise yıllarımda en çok ihtiyaç duyduğum sözlük "Eski Türkçe ve Eski Anadolu Türkçesi" dönemine ait olanlardı ve onları da ne yazık ki bulamıyordum. Mesela, Dede Korkut Hikâyelerinin edebiyat kitaplarında olanlarını, metnin sonundaki sözlük yardımı ile anlayabiliyordum. Ama diğerlerini okuyabilmek için o döneme ait bir sözlüğün bulunması gerekiyordu. Aynı durum Orhun Kitabeleri için de geçerliydi. Hep kendi kendime şunu soruyordum: Niçin dilimizin, başlangıçtan bu güne kadar, bütün sözcüklerini kapsayan bir sözlüğü yok? Öğretmen olduktan sonra bu ihtiyaç daha da arttı. Burada şunu da bir hatıra olarak anlatmakta yarar umuyorum: Öğretmenliğe ilk başladığım aylardaydı, 38 yıl önce. Hani "Bir mühür, bir müdür...?” derler ya... Benimki öyle de değil. "Müdürsüz ve mühürsüz" bir okul açtım. Müdür olamıyordum, çünkü stajyerdim. Daha da ötesi, hiç yönetim bilgim yoktu. Bana amirlerimin verdiği talimat gereği yaptığım resmî yazışmaları "Müdür y. (yerine)" yazıp imzalıyordum. Mühür basılması gereken yerlere de "Okulun Resmî Mühürü Yoktur." ibaresini yazıyordum. İşte bu sıralarda Bakanlıktan bir yazı çıkageldi. Yazının sonu şöyle bitiyor: ".... mümzi ve temhir kılınarak iadesi..." Türkçe Sözlüğe baktım, her iki kelime de yok. Kasabada bunu benden başka bilebilecek kimse de yoktu. Çaresizliğimi varın siz düşünün; sonunda şöyle bir cevap yazdığımı hatırlıyorum. "Okulumuzda mümzi ve temhir yoktur." Kaymakamı da epey güldürmüştüm. "Deli çocuk, alttaki kâğıdı imzalayıp mühürlemeni istiyorlar." demişti. Ben de cevap olarak "İmzam var ama mühür yok. Ben imzalayayım siz de mühürleyiverin kaymakam bey... sizin mührünüz var." demiştim.Bu ve buna benzer pek çok olay, beni bu türden yeni karşılaştığım kelimeleri not etme alışkanlığına itti. Notlarım, resmî veya kültürel kaynaklı olduğu kadar, halkın konuştukları ile de ilgiliydi. Bu arada bir de kelimelerin kökenine merak sardım. Çünkü eski Sözlüklerde kelimenin Arapça hangi kökten geldiği, hangi yolla yapıldığı açıklandığı halde. Türkçe bir kelimenin ne kökü ne de kökeni belirtilmiyordu. "Kitap, mektup, katip, mektep" kelimelerinin Arapça "ketebe" fiilinden geldiğini biliyorduk. Ama "yazmak, yazı" kelimelerinin kökenini bilmiyorduk. Bana göre bu, sözlüklerde bir eksiklikti. Onlarla ilgili kaynak arayışına yöneldim. Bulabildiklerimi kaydettim. Gittikçe defterler kabardı, fihristler çoğaldı, birbirine karışmaya başladı. Kaydedilenleri başka defterlere tekrar tekrar kaydetmeler vb. şekillerde karışıklıklar çoğaldı. Bu kez fiş usulüne geçmeyi yeğledim. Matbaada kestirdiğim 15x10 ebatlı fişlere geçtim. Yenilerini de doğrudan fişlere işledim. Bu sefer fişlerin muhafazası zorlaştı. Kütüphane katalog fişlerini örnek alarak kutular ayarladım. Bu durum işimi nispeten kolaylaştırdı. Bu sefer kutuların sayısı da çoğaldı. Emekli olmadan az önce sahip olduğum evimize göçerken iki römork kitap ve bir römork dolusu fiş taşıdığımı hatırlıyorum. Çok şükür ki bilgisayar denilen bir aletle tanıştıktan sonra bu fişleri yavaş yavaş tasfiye ettim. Bütün fişlerimi bilgisayar ortamına aktardım. Bu aktarma işi tam sekiz yıl sürdü. Bu arada şunu da anlatmadan geçemeyeceğim. Yetmişli yılların tantanalı ortamında pek çok arkadaş gibi ben de TBMM'nin kapılarını aşındırıyordum. Ben tayin, rütbe için değil, TBMM Kütüphanesinden yararlanmak için gidiyordum. Çünkü o zamanlar Millî Kütüphane bana çok sıkıcı ve resmî gelmişti. Meclisin Kütüphanesi daha cazipti. Üstelik Saraydan devralınan eserler de oradaydı. Ve istediğim kitabı rafından alıp incelemem, işime gelirse masaya oturup not almam, değilse yerine bırakmam mümkün oluyordu. Hem polisler, hem de Kütüphane memurları alışmıştı. Tayin, nakil için gelip gidenler arasında bir öğretmenin, kütüphanenin raflarının tozunu alması, açılmamış kitapların sayfalarını karıştırması belki tuhaf geliyordu, kendilerine... Fotokopi dönemi de olmadığından tek tek elle örnek çıkarıyordum. Latin alfabesi ile olanlar yanında eski yazı dediğimiz Arap alfabesi ile yazılı olanları da tarıyordum. Daha sonraki yıllarda fotokopi devreye girince iş daha da kolaylaştı. Meclis kütüphanesini bir ziyaretimde yirmiye yakın kitaptan örnek alıp dönebiliyordum. Son zamanlarda artık kendim de gitmez oldum, Ankara'daki eski Milletvekili arkadaş ve ağabeylere bir küçük not göndermem yetiyordu. Bir iki gün sonra kargo ile koca koca paketler kapıma kadar geliyordu. Taradığım sayfalardaki kelimeler için TDK'nun Türkçe Sözlük, Tarama Sözlüğü, Derleme Sözlüğü, Ferit Devellioğlu'nun Ansiklopedik Osmanlıca Lugat, Türkçe / Osmanlıca-İngilizce Redhaus ve Şemseddin Sami'nin Kamus-i Türkî adlı eserlerini referans almıştım.Böylece 246 bini bulan tanıma sahip ve 5599 sayfalık bir sözlüğü Allah'ın bana verdiği irade, sabır, dayanma gücü ve öz güven duygusu ile bugün bitirmiş oldum. Bu süre içinde dağınıklığıma ve dalgınlığıma sabırla tahammül eden eşimin her türlü destek ve yardımlarının Allah nezdinde makbul sayılacağı inancı içindeyim. Yine bu süre içinde, annem, kardeşlerim ve diğer yakınlarımla yeterince ilgilenemediğimi biliyorum. Özellikle beni yanlarında görmek ve sık sık oturup sohbet etmek isteyen eş ve dostlarımdan ayrı kaldım. Kendilerinden Allah razı olsun. Otuz sekiz yıl önce iddiasızca başlayan ve sonunda binlerle ifade edilebilen sayfalara ulaşan bu güzel uğraşının başını bugün bağladım. Bugün, 3 Mayıs 2006'da, Orhun Kitabelerinden Bugüne Türkçenin Söz Varlığı / Ötüken Türkçe Sözlük doğdu. Benim 61. doğum günümde.
Bölməsiz
cagbayir
3, Fevral, 2008 16:44
Baxış sayı: 184
osmanlıca eski türkçe türkiye türkçesi
Şərhlər(0)

